İTİRAF :
Boşluk... Hiç hissettiniz mi bomboş olduğunuzu? Bir korkunuz varken neyden korktuğunuzu bilmeden geçen her dakika sizi karamsarlığa daha çok itti mi? Sevdiğiniz bir insanı kaybetmeye yaklaştığınızda göğüs kafesinizde bir hava yastığı şişer. Bütün organlarınız ezilir, hissedersiniz. Ve ondan doğan sebepsiz korku... Tarif edilemeyecek kadar ağırdır.
Yavaşça okula girdim. Okulun ilk haftası kampüs ve derslikler boş olur. Çoğunluk hala tatildedir.
Odama çıktım ve üzerime yeni aldığım pantolonla beyaz bir bluz giydim. Hava soğuk olduğu için montsuz dolaşılmıyordu. Ah, bir de soğuk ve kapalı hava kötü bir şey olacağına haber verir ya hep; güneş ışınları kapkara bulutların içinden bile zor geçiyordu.
Ortak salona geçtim. Hafiye Sultan her yeri temizleyip mis gibi kokutmuştu. Ancak kalorifer hala açık değildi. Televizyonu açmak için ilerlediğimde gelen kıkırdama yavaşça doğruldum ve kulak kesilmeye başladım.
"Kerem yapma..." dedi henüz kim olduğunu çözemediğim kız. Fakat Kerem'in adını duymam onlara doğru ilerlemem ve onları kontrol etme dürtümü bastıramamam için çok yerinde bir nedendi. Ki başımdan aşağı dökülen kaynar suların haddi hesabı yoktu.
Kerem'in beni aldattığını tahmin etmek zor değildi ancak gerçeklerin yüzüme vurulması hiç iyi olmamıştı. Sanki biri bir oyun hazırlamış ve beni de piyon olarak oyuna sürmüştü.
Kütüphaneye ters düşen bir kamera vardı ve sesler kütüphaneden geliyordu. Sırtımdan yukarı bir ürperti sardı tüm bedenimi.
Aralık kapıdan onlara baktım. Kerem; kızın şortunun açıkta bıraktığı bacaklarını tutuyor ve kızın dudaklarını sömürüyordu. Mide bulantısı ve baş dönmesi eşliğinde kapıyı sertçe çarparak açtım. İkisi de korkarak bana döndüler..
Ece...
Kerem'in beni Ece'yle aldattığını düşünüyordum zaten ama onları böyle görmek...
"Damra?" dedi Kerem şaşkınlık dolu bir sesle. Öfke saçan gözlerimi ona diktim.
"Damra ben açıklayabilirim..."
"Ya öyle mi? Açıkla o zaman!" bu gibi durumlarda aslında açıklama kısmını dinlemek gerek. Daha ne kadar düşeceğini anlarsınız bir insanın.
Boş gözlerle bana baktı. Açıklanacak hiçbir şey yoktu çünkü.
"Yeter Kerem! Ben senin tüm saçmalıklarına katlanmak zorunda değilim! Bitti." sevgiliniz okulun en çapkın çocuğuysa bir yere kadar sabır edebilirdiniz. Konuşmasına fırsat tanımadan arkamı dönüp yürümeye başladım. Kolay ağlayan biri değilim ama o an daha önce hiç ağlamadığım kadar ağladım. Gözyaşlarım benden izinsizce yuvarlanıyordu. İstemsizce bir hıçkırık koptu boğazımdan.
Görüş alanım hiç olmadığı kadar bulanıklaşmış, ne zaman bittiğini bile bilmediğim şarkı yerini bir diğerine bırakmıştı. Kulaklarım sesin yüksekliğinden acıyordu ama umursadığım da söylenemezdi. Caddeye adım attım ve o sırada korna sesleri arka fon olarak bana eşlik etti.
Sonra vücudum bir bez bebekmiş gibi uçmuştu tabii... Bana çarpan araba hiç durmadan gitti. Olayı görenlerden birisi ambulansı aramıştı. Her şeyi duyuyordum, bilincim kapanmama konusunda oldukça ısrarcıydı doğrusu. Ambulans geldiğinde hiç vakit kaybetmeden beni içeri aldılar.
"Çok kan kaybetmiş." dedi başımda dikilen bir doktor.
"Bilinci hala açık. Nabzı düşüyor."
Öyle ya da böyle bir şekilde hastaneye gelmiştik.
"Yol verin çok kan kaybetti! Ameliyathaneyi hazırlayın hemen!" Ve sesler birer perde daha uzaklaştı. Her yer daha da kararmıştı ve bir şeyin bedenimi terk ettiğini hissediyordum.
Yavaşça doğruldum ve sedyeden kalktım. Ani bir dürtüyle sedyeye baktım, bedenimi ameliyathaneye sokacakları sırada ruhum bedenimi terk etmişti...
"Ölüm tarihini ilan edin."
Size bir itirafta bulunayım mı? Ben hala yaşıyorum..
Boşluk... Hiç hissettiniz mi bomboş olduğunuzu? Bir korkunuz varken neyden korktuğunuzu bilmeden geçen her dakika sizi karamsarlığa daha çok itti mi? Sevdiğiniz bir insanı kaybetmeye yaklaştığınızda göğüs kafesinizde bir hava yastığı şişer. Bütün organlarınız ezilir, hissedersiniz. Ve ondan doğan sebepsiz korku... Tarif edilemeyecek kadar ağırdır.
Yavaşça okula girdim. Okulun ilk haftası kampüs ve derslikler boş olur. Çoğunluk hala tatildedir.
Odama çıktım ve üzerime yeni aldığım pantolonla beyaz bir bluz giydim. Hava soğuk olduğu için montsuz dolaşılmıyordu. Ah, bir de soğuk ve kapalı hava kötü bir şey olacağına haber verir ya hep; güneş ışınları kapkara bulutların içinden bile zor geçiyordu.
Ortak salona geçtim. Hafiye Sultan her yeri temizleyip mis gibi kokutmuştu. Ancak kalorifer hala açık değildi. Televizyonu açmak için ilerlediğimde gelen kıkırdama yavaşça doğruldum ve kulak kesilmeye başladım.
"Kerem yapma..." dedi henüz kim olduğunu çözemediğim kız. Fakat Kerem'in adını duymam onlara doğru ilerlemem ve onları kontrol etme dürtümü bastıramamam için çok yerinde bir nedendi. Ki başımdan aşağı dökülen kaynar suların haddi hesabı yoktu.
Kerem'in beni aldattığını tahmin etmek zor değildi ancak gerçeklerin yüzüme vurulması hiç iyi olmamıştı. Sanki biri bir oyun hazırlamış ve beni de piyon olarak oyuna sürmüştü.
Kütüphaneye ters düşen bir kamera vardı ve sesler kütüphaneden geliyordu. Sırtımdan yukarı bir ürperti sardı tüm bedenimi.
Aralık kapıdan onlara baktım. Kerem; kızın şortunun açıkta bıraktığı bacaklarını tutuyor ve kızın dudaklarını sömürüyordu. Mide bulantısı ve baş dönmesi eşliğinde kapıyı sertçe çarparak açtım. İkisi de korkarak bana döndüler..
Ece...
Kerem'in beni Ece'yle aldattığını düşünüyordum zaten ama onları böyle görmek...
"Damra?" dedi Kerem şaşkınlık dolu bir sesle. Öfke saçan gözlerimi ona diktim.
"Damra ben açıklayabilirim..."
"Ya öyle mi? Açıkla o zaman!" bu gibi durumlarda aslında açıklama kısmını dinlemek gerek. Daha ne kadar düşeceğini anlarsınız bir insanın.
Boş gözlerle bana baktı. Açıklanacak hiçbir şey yoktu çünkü.
"Yeter Kerem! Ben senin tüm saçmalıklarına katlanmak zorunda değilim! Bitti." sevgiliniz okulun en çapkın çocuğuysa bir yere kadar sabır edebilirdiniz. Konuşmasına fırsat tanımadan arkamı dönüp yürümeye başladım. Kolay ağlayan biri değilim ama o an daha önce hiç ağlamadığım kadar ağladım. Gözyaşlarım benden izinsizce yuvarlanıyordu. İstemsizce bir hıçkırık koptu boğazımdan.
Görüş alanım hiç olmadığı kadar bulanıklaşmış, ne zaman bittiğini bile bilmediğim şarkı yerini bir diğerine bırakmıştı. Kulaklarım sesin yüksekliğinden acıyordu ama umursadığım da söylenemezdi. Caddeye adım attım ve o sırada korna sesleri arka fon olarak bana eşlik etti.
Sonra vücudum bir bez bebekmiş gibi uçmuştu tabii... Bana çarpan araba hiç durmadan gitti. Olayı görenlerden birisi ambulansı aramıştı. Her şeyi duyuyordum, bilincim kapanmama konusunda oldukça ısrarcıydı doğrusu. Ambulans geldiğinde hiç vakit kaybetmeden beni içeri aldılar.
"Çok kan kaybetmiş." dedi başımda dikilen bir doktor.
"Bilinci hala açık. Nabzı düşüyor."
Öyle ya da böyle bir şekilde hastaneye gelmiştik.
"Yol verin çok kan kaybetti! Ameliyathaneyi hazırlayın hemen!" Ve sesler birer perde daha uzaklaştı. Her yer daha da kararmıştı ve bir şeyin bedenimi terk ettiğini hissediyordum.
Yavaşça doğruldum ve sedyeden kalktım. Ani bir dürtüyle sedyeye baktım, bedenimi ameliyathaneye sokacakları sırada ruhum bedenimi terk etmişti...
"Ölüm tarihini ilan edin."
Size bir itirafta bulunayım mı? Ben hala yaşıyorum..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder